CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, "TÜRKİYE EKONOMİSİ VE İŞ DÜNYASI SORUNLARI TOPLANTISI"NDA KONUŞTU  
04.06.2018
14737
Yazı Boyutu: A- A+
CHP GENEL BAŞKANI KEMAL KILIÇDAROĞLU, "TÜRKİYE EKONOMİSİ VE İŞ DÜNYASI SORUNLARI TOPLANTISI"NDA KONUŞTU
(4 HAZİRAN 2018)


CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu:

-"Ya beton ekonomisinden yana, ya da üretim ekonomisinden yana tavır alacağız. Üçüncü bir seçeneğimiz yok. Tercih, bugüne kadar beton ekonomisinden yana oldu. Üretici üçüncü plana itildi. Oysa bir ülkenin geleceğini şekillendirecek olan sanayidir, katma değeri yüksek üründür"
-"İlk yapacağımız işlerden birisi Ortadoğu Barış ve İş Birliği Teşkilatını kurmak olacak. Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Bu dört ülkenin bir araya gelerek kendi sorunlarını çözmesini sağlayacağız. O zaman Türkiye gerçekten bütün Ortadoğu’nun lideri olur"


Genel Başkan Kılıçdaroğlu, Ankara Ostim Konferans Salonu’nda düzenlenen "Türk Ekonomisi ve İş Dünyası Sorunları" başlıklı konferansa katılarak bir konuşma yaptı.



Efendim hepinize yürekten teşekkürler. Değerli iş insanları, değerli sanayiciler, sizlerle güzel bir sohbet gerçekleştireceğiz. Sayın Başkan benim Ostim’e galiba üçüncü veya dördüncü gelişim tahmin ediyorum. Özel toplantılar için de geldim, Sayın Başkan davet etti onun için de geldim. Bir şekliyle Türkiye’nin geleceğini düşünen insanlara, üretim yapan insanlara siyaset farklı gözle bakmaya alışmalıdır. Yani alın teri dökenlere siyaset farklı gözle bakmaya alışmalıdır. Alın teri dökmek kolay bir şey değildir, emek ister, zaman ister, güç ister, bilgi ister ve her şeyden önce iyi ve sağlam bir karakter ister. Sanayici sıradan bir insan değildir, üretici sıradan bir insan değildir, ister tarlada üretsin, ister fabrikada üretsin, ister sanat atölyesinde üretsin, ister film stüdyosunda üretsin, üretmek kadar değerli bir şey yoktur. Elbette önümüzde seçimler var, seçimlere gideceğiz, elbette her vatandaşım gidecek düşündüğü şekilde oyunu kullanacak. Kullanılan her oya saygı duyarım ama şimdi bir şeyleri düşünmek zorundayız. Önümüzdeki süreç iş dünyası açısından çok rahat bir süreç değil, önce bunu bir kabul edelim. İthalat bağlantılı eğer bir süreç yaşıyorsa bir iş adamı dolayısıyla orada karşılaştığı ciddi sorunlar var.

Ben size şu parti bunu yaptı, bu parti bunu yaptı vs. bunların tamamen dışında biz ne yapmalıyız ki Türkiye’yi bölgesinin ve dünyanın, yani 21.yüzyılın yıldızı haline getirelim. Ne yapmalıyız? Eğer biz bunu anlatabilirsek ve gereğini yapabilirsek Türkiye önemli çıtaları atlamış olur. Benim buraya gelmemin temel nedeni bu. Size geleceği anlatmak istiyorum. Gelecekte ne yapacağız? Eğer Sayın Başkanın söylediği gibi üniversiteyle sanayi arasında bir işbirliği yapabiliyorsa, bu işbirliği sadece Türkiye’nin değil dünyanın en değerli işbirliğidir. Bunu bir sefer kabul edeceğiz. Bilgiyle üretimi yan yana getireceğiz. Üniversite hocası bilgi üretir, ama o bilgi kağıdın üzerindedir veya kitaptadır. O bilgiyi elle tutulur meta haline dönüştüren ise sanayicidir. Çünkü üniversite hocası onu yapmaz, başka şeylerle uğraşır. Sanayici de o bilgiyi alır, katma değeri yüksek ürüne dönüştürür.

İlk sorumuz şu, üniversiteler bilgi üretmezse ne olur? Üniversiteler bilgi üretmezse Türkiye Cumhuriyetinde sanayici katma değeri yüksek ürün üretemez. Peki, üniversiteler bilgiyi nasıl üretecek? Bunun dünyada bilinen birinci şartı üniversitelerde her türlü düşüncenin özgürce tartışıldığı bir alana dönüştürmek, üniversiteyi böyle bir alana dönüştürme mecburiyetimiz var. Falan adam benim gibi düşünmeyebilir, öbürü benim gibi düşünmeyebilir, hatta benimle çok farklı siyasi görüşlerde de olabilir, farklı kimlikleri de olabilir, farklı inançlara da sahip olabilirler, ama bilgi üretiyorsa onu hepimizin kucaklaması lazım. Üniversite hocası falan bildiriye imza attı diye kapının önüne konursa olmaz, yanlıştır o. Bildiriye karşı çıkabilirsiniz, katılmayabilirsiniz, eleştirebilirsiniz ama onun ekmeğiyle oynamak, sen bilgi üretme demek bu topluma verilmiş en büyük cezalardan birisi olur ki, bilgi üreten insana en büyük saygıyı duyanlardan birisi de sevgili peygamberimizdir, “Alimin ölümü alemin ölümü gibidir” demiştir. Bir alimin ölümünü bir alemin ölümüyle aynı düzeyde tutmuştur. Dolayısıyla bilgi üretene yaşımız, kimliğimiz, inancımız ne olursa olsun hepimiz ortak saygı duymak zorundayız. Bilgi üretiyorsa eyvallah. Bu bölgede yani Ortadoğu’da üniversitelerde en çok bilgi üreten ikinci ülkeyiz. Birinci ülke İran. 3 yıl önceye kadar Türkiye birinci ülkeydi, bugün ligi İran’a verdik. Şu soruyu sormak gerekiyor, niye ligi verdik İran’a, komşumuz tamam hiç itirazım yok, ama niye verdik ligi? Bizde bir şey var, bir eksiklik var demek ki.

Ve bir şey daha, eğer düşünen beyinler ve gençlerimiz geleceği gelişmiş ülkelerde, batı ülkelerinde arıyorlarsa orada da bir sorunumuz var. Bilgi üreten mekanlar demokrasinin geliştiği mekanlardır, demokrasi standartlarımızı geliştirmek zorundayız, herkesin düşüncesine saygı göstermek zorundayız. Bilgiyi ürettik, aldık bir yere koyduk, demokrasimiz de çok iyi onu da aldık bir yere koyduk. Sanayici bilgiyi metaya dönüştürecek, ama bilginin metaya dönüşmesinin her zaman riskleri de vardır, bir şey yaparsınız tutmaz, bir şey yaparsınız tutar. Sonuçta bu bir risk alanıdır. Orada neyi görürsünüz? Planlamayı ve devletin desteğini görürsünüz. Dünyanın gelişmiş bütün ekonomileri planlanır. Amerika, Japonya, İngiltere, Hollanda, Danimarka, İspanya, Polonya, Papua Yeni Gine hangisini alırsanız, Avusturalya. Düşünen beyinler kendi ülkelerinin 50 yılını ve 100 yılını planlarlar, 50 yıl sonra ne olacak, 100 yıl sonra ne olacak, bilimde bu kadar hızlı değişim var nereye gidiyor dünya ve biz o dünyanın içinde nerede kendimizi konumlandıracağız, nerede söz sahibi olacağız, nerede yetkin bir devlet olacağız diye 50 yılını, 100 yılını planlar. Üzülerek ifade edeyim biz yarın ne olacağını bilmiyoruz bırakın 50 yılı, 100 yılı, ne olacağını bilmiyoruz.

Ne yapılması gerekir onu da söyleyeyim değerli arkadaşlar. Eskiden Devlet Planlama Teşkilatımız vardı, şimdi o kapandı yok Devlet Planlama Teşkilatı. Yapılması gereken İnsani Gelişme Stratejileri Ve Bilgi Politikaları Kurumunu oluşturmaktır. İnsani gelişmeyi bilgiyle buluşturacaksınız ve planlayacaksınız, ülkenizin önümüzdeki 50 yılını, 100 yılını planlayacaksınız. Planlama sıradan bir kavram değildir değerli arkadaşlar. İş insanlarısınız, sanayicisiniz, oturursunuz bir ürün üretmek istediğiniz zaman onu planlarsınız. Finansman yönüne bakarsınız, istihdam yönüne bakarsınız, bilgi yönüne bakarsınız, pazarlama yönüne bakarsınız, gelir – gider tablosuna bakarsınız. Çok boyutlu bir alanda riski en aza indirip karımızı nasıl maksimize edebiliriz, geleceğimizi nasıl daha sağlıklı bir zemine oturtabiliriz bunu planlarsınız. Bir devlet daha güçlü bir planlama yapmak zorundadır. Eğer planlama yapmazsanız geleceği inşa edemezsiniz.

Size bir örnek vermek isterim. Bilgiden bahsettik, bilimden bahsettik, teknolojiden bahsettik ama bir şeyden bahsetmemiz lazım. 2017 inovasyon endeksi, dünyada yapılan inovasyon endeksinde 137 ülkede 69. sıradayız.   Bir gerçeğin daha altını özenle çizmek isterim. Güney Kore’nin dünya çapında bir markası var, cep telefonlarını hepiniz büyük ihtimalle elinizde veya cebimizde taşıyorsunuzdur. 2013 yılında bu firmanın elde ettiği patent sayısı, cumhuriyet tarihi boyunca bizim elde ettiğimiz patent sayısının 15 katı. Bir yılda elde ettiği patent sayısı Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin cumhuriyet boyunca elde ettikleri patent sayısının tam 15 katı. Dünyadaki bu hızlı değişimi görmeden, bu hızlı değişimi fark etmeden sanayi politikaları oluşturamazsınız, geleceği inşa edemezsiniz. Bizim iş dünyamız bunu görüyor rahatlıkla söyleyebilirim, sanayicimiz bunu görüyor. Niçin? Uluslararası alanı biliyor, acımasız rekabeti biliyor, maliyeti biliyor, geliri-gideri biliyor, hangi ürünü nereye kaça satacağını biliyor, kaça mal edeceğini biliyor. Bunu bilmeyen üzülerek ifade edeyim siyasetçilerimiz. Dünyanın nereye doğru gittiğini bilmiyor. Dünyanın nasıl geliştiğini bilmiyor, farkında bile değil. Hamasetle bir şey olmaz, üretirseniz dünyada saygınlığınız vardır, güçlüsünüz demektir ürettiğiniz andan itibaren. İki konuda tercih yapmak zorundayız. Bir, ya beton ekonomisinden yana tavrımızı alacağız, tasarruflarımızı oraya yönlendireceğiz, ya da üretim ekonomisinden yana tavır alacağız, kaynaklarımızı, tasarruflarımızı oraya yönlendireceğiz. Üçüncü bir seçeneğimiz yok zaten. Tercih bugüne kadar beton ekonomisinden yana oldu ve üretici, üreten, sanayici biraz ikinci plana, hatta üçüncü plana itildi. Oysa bir ülkenin geleceğini şekillendirecek olan sanayidir, katma değeri yüksek üründür. Bu kapasite var Türkiye’de ama bu kapasiteyi harekete geçirecek siyasi irade yok.

Ne yapmak lazım? Size başka bir gerçekten söz edeyim. İş dünyasının saygıdeğer inanları olarak siz bunu çok iyi bilirsiniz, kaçıncı af kanunu çıktı bilmiyorum. Yedinci mi, sekizinci mi, onuncu mu, on dördüncü mü, neredeyse her yıl bir af kanunu çıkıyor. Niye çıkar af kanunları? Vatandaş vergiyi ve sigorta primini ödemiyor diye. Öyle bir noktaya geldik ki, ödeyenin cezalandırıldığı, ödemeyeninde ödüllendirildiği bir rejime dönüştü bu ve sonunda şu algı oluştu, niye ödeyim nasıl olsa seneye af çıkacak diyor. Kimse ödemiyor, ben de ödemeyeceğim diyor. Peki ödemeyince ne oluyor? Devlet bu gelirleri tahsil etmeyince ne oluyor? Gidiyor borçlanıyor. Londra’ya gidiyor, faiz lobilerine gidiyor. Kapıyı çalıyor geldik arkadaş… Buyur hoş geldin, niye geldin? Bize para lazım, borçlanacağız. İçerde? Milyarlarca lira, 100 milyar liranın üzerinde para ödenmesi gereken vergi ve sigorta primini alamamışsınız ve faiz ödüyorsunuz oraya. Dünyanın en yüksek faiziyle borçlanan ülkelerinden birisi şu anda Türkiye.

Peki bu girdaptan nasıl çıkılır? Türkiye’nin bu girdaptan çıkması lazım. Çıkmanın yolu bir, borcu olmamak kaydıyla ödenen vergi ve sigorta primi kadar devletin o firmaya bir yıl vadeli sıfır faizli kredi vermesi lazım. Tek şart vergini ve sigorta primini zamanında ödeyeceksin. İkinci şart, üretiyorsan sana bu koşulları sağlayacak. Belki aklınıza şu gelebilir, bu gerçekçi bir proje olarak hayata konulabilir mi? Evet konulabilir. Bundan en büyük karı aslında sanayici değil, en büyük karı aslında devletin kendisi elde ediyor. Niçin? Vergiyi zamanında toplayacak, sigorta primini zamanında toplayacak. Başka? İş dünyası kayıt dışı çalışmaya gerek göstermeyecek. Ne kadar çok sigortalı olursa, ne kadar çok prim ödersen o kadar fazla sıfır faizli krediyi elde edecek. Başka? İşini büyütecek, vergiyi de gizlemeyecek. Ne kadar çok vergi ödersen o kadar çok sıfır faizli kredi elde edecek, işini büyütecek. Ne olacak? Üretim artacak. Ne olacak? İstihdam artacak. Ne olacak? Katma değeri yüksek ürün üreten firmalara ayrıca özel teşvikler gelmesi lazım. Örneğin onlara denecek ki sana ödediğin vergi ve sigorta priminin bir katı değil, iki katı kadar ödeyeceğim. İhracat bağlantısı varsa üç katını ödeyecek. Bunu yaptığınız andan itibaren Türkiye üretim zinciri içine yeniden girmiş olur.

İşsizlik en temel sorun alanlarımızdan birisi olarak duruyor. İşsizliğin olduğu bir ülkede ben efendim huzuru sağlayacağım falan filan bunları unutun. İşsizliğin olduğu bir ülkede huzur yoktur. Hele milyonlarca işsizliğin olduğu bir yerde hangi barıştan, hangi huzurdan söz edeceksiniz? Herkesin bir işinin, aşının olması lazım, herkesin elinin bir şekliyle ekmek tutması lazım. Bu ancak üretimle olur, başka türlü olmaz.

Bir başka önemli nokta… Organize sanayi bölgelerine giderim, oradaki yöneticilerle konuşurum, Antalya’ya gittim, Bursa’ya gittim, Gaziantep’e gittim, nereye gittiysem bir şekliyle iş dünyasıyla da muhatap olmak isterim. Onları bir şekliyle dinlemek ve bizim görüşlerimizi onlara aktarmak isterim. Nereye gidersem ortak söylem şu, “Nitelikli ara eleman bulamıyoruz, nitelikli ara eleman yok.” Siz düşünebiliyor musunuz 21.yüzyılın Türkiye’si nitelikli ara eleman yetiştiremiyor. Nasıl yapacağız? Orada da projemiz var, bütün organize sanayi bölgelerinde teknoloji liseleri kuracağız. Yeni sıfırdan, kimsenin dillendirmediği, belki akıllarına bile gelmeyen teknoloji liselerini kuracağız. En az 6 yıl olacak teknoloji liseleri. İlk 3 yıl eğitim ve yatılı olacak. Hiç aileye yük gelmeyecek buradan. 3. yılın sonunda hangi alanda eğitim görüyorsa, o fabrikada gidip stajını yapacak çocuk. Sonra bir şey daha yapacağız. Mühendis görecek onu, ustabaşı görecek onu yetiştirecek, patronu da görecek, mezun olduğu zaman işi hazır olacak, iş garantili eğitim. Hiçbir sanayici benim nitelikli ara eleman ihtiyacım karşılanmadı demeyecek. Ama bir şey yapacağız, bu okulların tek başına müfredatını Milli Eğitim belirleyecek, ihtiyacı organize sanayi bölgelerinden alacak,  ama okulun yönetimini müşterek yapacaklar. Organize sanayi bölgesiyle Milli Eğitim Bakanlığı okulun yönetiminde söz ve karar sahibi olacak. Diyeceksiniz ki, organize sanayi bölgesinin okul yönetimiyle ne ilgisi var? Şu ilgisi var değerli arkadaşlarım, çalışma yaşamının 27,5 yılını kamuda geçiren bir kişi olarak söylüyorum. Diyelim ki çocuk motor bölümünde, teknoloji o kadar hızlı gelişiyor ki motor teknolojisi de gelişiyor. Siz eski motorla çocukları eğitirseniz, yeni fabrikaya gittiği zaman oradaki motorla buradaki motor farklı diyecek. Milli Eğitim Bakanlığı alsın derseniz ihaleydi, şuydu buydu, ödenekti, aldık mı, almadık mı diye bir sürü şey çıkacak. Ne olacak? Organize sanayi bölgesi yönetimi diyecek ki, motor mu istiyor okul yönetimi, hemen alacak öğleden sonra götürüp verecek, buyurun çocuklarımızı bunun üzerinde eğitin diyecek. Yani yeni teknolojiyi en süratli şekilde okula organize sanayi bölgesi yönetimi getirir. Bu işbirliği çok değerlidir ve çok önemlidir.

Bunu sadece sanayi alanında düşünmüyoruz, tarımın da teknolojiyle buluşması lazım. Konya’dan küçük Hollanda 185 milyar dolarlık tarım ürünü ihraç eder, devasa Türkiye Cumhuriyeti 17 milyar dolarlık tarım ürünü ihraç ederse hepimizin oturup düşünmesi lazım. Bu memlekette bir şeyler yanlış gidiyor dememiz lazım. Tarımın da teknolojiyle buluşması, tarım teknoloji liselerinin de kurulması lazım. Bunları yaparsanız büyürsünüz, yaparsanız dünyada söz sahibi olursunuz. Az önce söylediğim kurum Türkiye Cumhuriyetinin en çalışkan insanlarının, bilim insanlarının, genç - yaşlı ayrımı yapmadan alacak ve Türkiye’nin geleceğini planlayacak. Hiç kimse şunu unutmasın, az önce Güney Kore’den bir firmanın adını verdi. 1970’li yıllarda biz Güney Kore’den önce otomobil üreten bir ülkeydik. Şimdi otomobil üretelim diye yola çıktık. Ama Güney Kore’nin şu anda dünya çapında üç otomobil markası var. Temel nedeni eğitimdir. Bir ülkenin gelişmesini istiyorsanız kaynaklarınızı eğitime harcayacaksınız. Eğitimin analitik olması lazım, eğitimin sorgulayıcı olması lazım, eğitimin mutlaka ama mutlaka çağdaş uygarlığı yakalayacak bir hedefe yönelmesi lazım.

Şu çok önemli değerli arkadaşlarım, eğitim, eğitim, eğitim. Bir ülkeyi geri bıraktırmak istiyorsanız yapacağınız tek şey var, eğitim sistemini bozacaksınız, o kadar, başka bir şey yapmanıza gerek yok. Eğitimi eğer gerçekten Türkiye’nin gelişmesi üzerine inşa ederseniz, iyi planlarsanız Türkiye çağı yakalar ve onu aşar. Şunu hiç kimse unutmasın, Gazi Mustafa Kemal Atatürk savaş devam ederken savaş meydanından çıkıp Ankara’daki öğretmenlerin toplantısına gelip katılıyor. Öğretmenliğin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Eğitimin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Toplu iğne üretemeyen bir Osmanlı’dan coğrafyanın her tarafına yayılan fabrikalar yapıldı. Bütün bunların hepsini yapabilecek gücümüz ve kapasitemiz var. Bazı rakamlar veririm, denir ki efendim Türkiye’de kaynak var mıdır, yok mudur diye zaman zaman tartışmada olur siyasette. Sizlere çarpıcı bazı rakamları vermek isterim değerli iş insanları. 15 yılda dışarıya ödenen faiz, yani yurtdışındaki faiz lobilerine ödenen faiz 151 milyar 34 milyon dolar. Eğer bu ülke yurtdışındaki bir avuç faiz lobisine 151 milyar dolar faiz ödüyorsa sizin ödediğiniz vergilerle ödüyor, herhalde kimse cebinden ödemiyor, yani Ankara’daki beyleri kastediyorum, onlar ceplerinden ödemiyorlar. Sizden toplanan vergilerle 151 milyar doları dışarıya ödüyorlar ve faiz olarak ödüyorlar. Bir de içeriyi alalım, devlet tahvili, hazine bonosu alanlara soralım onlara kaç lira para ödendi? 687 milyar 124 milyon Türk lirası ödendi. Dışarıya 151 milyar dolar, içeriye 687 milyar Türk lirası faiz ödendi. Kimse bu memlekette para yoktur demesin! Onu benim külahıma anlatsın, bu kadar faiz ödüyorsan bu ülkede para var arkadaş! Sorun ne? Bu kaynak kimin için harcanacak? Rantiye için mi, üreten için mi? Rantiye için harcanırsa Türkiye büyümez ve gelişmez, ama üretim için harcanırsa bölgenin mimarı olur.

Başka bir örnek vereyim size, bu da çok çarpıcı bir rakamdır. 1923 – 2002, 79 yılda bir sürü Başbakan geldi ve bir sürü hükümetler geldi. Rahmetli Demirel’den tutun, Özal’dan tutun İnönü’ye kadar büyük bir zincir düşünün. 79 yılda hükümetlerin harcadığı para 713 milyar dolar. 713 milyar dolara Karakaya’yı yaptılar, Keban’ı yaptılar, Telekom’u yaptılar, Atatürk Barajını yaptılar, büyük bir deprem yaşandı körfezde İstanbul’dan Sakarya’ya kadar, Düzce’ye kadar, on binlerce insan hayatını kaybetti, Kıbrıs Çıkarması yapıldı, o çıkarmadan sonra Amerikan ambargosu uygulandı ama sonuçta bir yere geldi. 713 milyar dolar para harcandı. 2003 – 2017, 14 yılda harcanan para 2 trilyon 94 milyar dolar. Hadi 94’ünü atıyorum bir tarafa 2 trilyon dolar. Ne yapıldı? Bu soruyu ben kendime sormayacağım, bu soruyu vicdan sahibi herkesin kendisine sorması lazım. Nereye gitti 2 trilyon dolar? Hadi anladık bir kısmı faizlere gitti, diğeri nereye gitti?

Değerli iş insanları, gelişmiş ülkelerde hiçbir Başbakan, hiçbir başkan ben yol yaptım diye övünmez, ben köprü yaptım diye övünmez. Yol yapmak, köprü yapmak zaten her iktidarın görevidir. Onlar ne düşünüyorlar? Falan gezegendeki altın madenini kendi ülkemize nasıl getiririz diye onu düşünüyorlar. Yapay zekayı düşünüyorlar, geleceği inşa ediyorlar, bilimdeki hızlı değişimi nasıl yakalayabiliriz onunla uğraşıyorlar. Silikon vadileri kuruyorlar. Bizde ise düşünen beyinler batıya gidiyor. Biz bu göçü tersine çevirmek zorundayız. Kendi ülkemizde bunların üretim yapmasını, bilgi üretmesini sağlamak zorundayız. Her türlü imkanı vermek zorundayız.

İlk yapacağımız işlerden birisi şu değerli arkadaşlarım, bir sefer öğretmenleri devlet memurları kanunundan çıkaracağız hakimler, savcılar gibi. Öğretmenleri bu toplumun baş tacı yapmak zorundayız. Hala sabahçı, öğlenci eğitim var. Hala 21.yüzyıldayız birinci, ikinci, üçüncü sınıfların aynı oda da okuduğu okullar var. Bunları aşmak zorundayız ve bunları aşacağız hiç kimsenin endişesi olmasın.

Bir önemli kuruluşa daha imza atmak isteriz Allah izin verirse ve sizler takdir ederseniz. Ortadoğu’da barışı sağlamak zorundayız. İlk yapacağımız işlerden birisi Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatını kurmak olacak. 4 ülke bunun kurucusu olacak. Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Ortadoğu’da egemen güçlerin değil bu 4 ülkenin bir araya gelerek kendi sorunlarını çözmesini sağlayacağız. O zaman ne olur biliyor musunuz? Türkiye gerçekten de Ortadoğu’nun lideri olur, gerçekten de bütün Ortadoğu için üreten bir Türkiye gerçeği ortaya çıkar. Biz Suriye’yle niye kavga ediyoruz, Irak’la niye kavga ediyoruz, İran’la niye kavga ediyoruz, AB’yle niye kavga ediyoruz? Bütün bunları aşmak zorundayız. Barışın egemen olduğu bir Türkiye, bir coğrafyayı yeniden inşa etmek zorundayız. O zaman görürsünüz dışarıdan borçla dolar bulmaya hiç ama hiç gitmeyeceğiz, gerek de olmayacak buna. Faiz lobilerinin kapıları da çalınmayacak. İşadamı Suriye’ye gidecek, Irak’a gidecek, İran’a gidecek, Ürdün’e gidecek, Filistin’e gidecek, Mısır’a gidecek Türkiye zaten dolara boğulacak arkadaşlar. Bu gücümüz var, bu kapasitemiz var, her şeyi yapabiliriz ne eksiğimiz var? Bir eksiğimiz var namuslu siyaset eksiğimiz var. Namuslu siyaseti bu ülkeye getirmek bizim boynumuzun borcudur.

Gücümüz ve imkanımız var bunları yapabiliriz, elbirliğiyle yapabiliriz. Kavga, niye kavga ediyoruz? Siyaset niye kavga ediyor ben onu anlamıyorum. O onu yaptı, bu bunu yaptı. Ya arkadaş ülkenin dünya kadar sorunu var, bu sorunların çözülmesiyle ilgili proje üretmek yerine kavga ediyoruz. Egemen güçler zaten bunu istiyor. Bunlar birbirlerini yesinler biz aradan çıkalım, nasıl olsa geliyorlar bize. Sanal düşmanlar yaratıyoruz, ortada düşman falan yok arkadaşlar. Tarımda geldiğimiz noktaya bakın, batının egemen güçleri söylüyorlar Türkiye’nin tarımla uğraşmasına gerek yok, onlar kavga ediyorlar 81 milyonu kim besleyecek, ben mi besleyeceğim, onlar mı besleyecek hangi devlet besleyecek diye. Biz kendi kendimize yeten bir ülkeydik. Nohut üretemiyor muyuz, fasulye üretemiyor muyuz, mısır üretemiyor muyuz, mercimek üretemiyor muyuz, saman üretemiyor muyuz ki gidip onlara mahkum oluyoruz biz? Egemen güçlerin oyununa gelmememiz lazım. Efendim dolar yükseliyor dış güçler var. Ne dış gücü kardeşim, doları isteyen sensin ya. Sen gidiyorsun diyorsun bana para ver diyorsun. O da diyor olur parayı istiyorsan faiz bu olacak diyor. Yakayı tefeciye kaptırmışsan orada sorun var demektir.  Hiç kimse tarihimizi unutmasın, Osmanlı’nın Düyûn-ı Umûmiye’sini unutmasın. Düyûn-ı Umûmiye’de çalışan memur sayısı Osmanlı’nın maliye bakanlığında çalışan memur sayısından fazlaydı. Bütün gelirler Düyûn-ı Umûmiye’ye gelirdi ve el konurdu oraya. Osmanlının son kuruşuna kadar borçlarını cumhuriyet hükümetleri ödemiştir. Ve kaçırdığımız sanayi devrimini yakalamaya çalışmıştır. Şimdi bilgi çağındayız, teknoloji çağındayız. Bu treni kaçırırsak yakalamak çok zordur ve bize düşen görevlerden birisi bu treni kaçırmamak tam tersine trene atlayıp daha ileriye Türkiye’yi taşımaktır.

Efendim ikinci bölüm sizlerin soruları olacak, değinmediğim pek çok konu var ama sorarsanız o konulara gireriz. Hepinize beni dinlediğiniz için yürekten teşekkürlerimi sunuyorum, sağ olun, var olun diyorum.  

CHPnet

SİTELERİ